21 Kasım 2017 Salı

Türk – Alman Ceza Hukuku Konferansları II Gerçekleştirdik.

28 Ocak 2016 Perşembe 11:19 tarihinde eklendi | 1167 defa okundu

Fakültemiz tarafından düzenlenen Türk – Alman Ceza Hukuku Konferansları II kapsamında Prof. Dr. Osman İsfen, Sibel Kılıçaraslan İsfen ve Muhammed Emre Tulay'ın katılımı ile ceza hukukunun önemli konuları Fakültemiz öğrencilerine anlatıldı.

 

 

Prof. Dr. Osman İsfen Ceza Hukukunda Netice Sebebiyle Ağırlaşan Suçları anlattı.

4 Ocak Pazartesi günü saat 13.30 Hukuk Fakültesi Konferans Salonunda başlayan konferansta açılış konuşmasını yapan Fakülte Dekanımız Prof. Dr. Faruk Turhan, bu yıl ceza hukuku derslerinde bir ilki gerçekleştirdiklerini, derslerde Türkiye’deki hukuk fakültelerindeki ceza hukukçusu hocalar yanında, yurt dışındaki ceza hukukçularını da seminerler vermek ve pratik çalışmalar yapmak üzere davet ettiklerini, öğrencilerimizin bu yöntemle farklı hocalardan dersleri dinleme imkanı elde ettiklerini, bu gün de Almanya’dan gelen ceza hukukçularının ceza hukukunun önemli konularını anlatacaklarını söyledi.

Arkasından konuşmasını yapmak üzere kürsiye gelen Bochum Ruhr Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman İsfen, Netice Sebebiyle Ağırlaşmış Suçları Türk ve Alman Ceza Hukukunda karşılaştırmalı olarak anlatıp, pratik olaylar ile konunun her iki hukuk sisteminde nasıl ele alındığını tartıştı.

Prof. İsfen konuşmasında özetle şu hususları anlattı: “Netice sebebiyle ağırlaşmış suçların ana özelliği, kasten işlenen bir temel suça dayalı olarak kast edilenden daha ağır bir neticeye sebebiyet verilmesidir. Kusur İlkesi gereğince, failin bu ilave neticeden sorumlu tutulabilmesi için en azından taksirle hareket etmiş olması gerekmektedir (TCK md. 23); zira kasten veya en azından taksirle sebebiyet verilmeyen bir netice, tesadüftür. Netice sebebiyle ağırlaşmış suçlar için öngörülen cezalara bakıldığında; birleşen kasten ve taksirli suçların içtima kurallarına göre değerlendirilmesine kıyasla çok daha ağır bir müeyyidenin öngörüldüğü ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla böylesine bir “ceza çerçevesi patlaması”, yine Kusur İlkesi çerçevesinde temel suç ile ağırlaştırıcı netice arasında spesifik bir bağın bulunmasına durumunda haklı kılınabilecektir.Bu bağın niteliği tartışmalıdır. Bir görüşe göre, yaralama neticesinde vücutta meydana gelen bir tahribatın neticesinin ölüme sebebiyet vermiş olması şart koşulmaktadır (mesela bıçak yarası neticesinde kan kaybı). Diğer bir görüş ise, yaralama hareketinin tehlikeliliği neticesinde ölümün meydana gelmiş olmasını yeterli kabul etmektedir (mesela darp edilen mağdurun kaçarken kendini pencereden atıp ölmesi/yolda araba tarafından ezilmesi). TCK bu bağlamda birinci görüşe meyilli görünmektedir; zira TCK md. 86/2’nin söz konusu olduğu durumlarda (basit tıbbî müdahele) TCK md. 87/4 uygulanmamaktadır. Dolayısıyla, netice sebebiyle ağırlaşmış bir suçun kabulü için vücutta ciddi manada bir hasarın olması gerekmektedir.”

 

Sibel KILIÇARSLAN İSFEN,  Ceza sorumluluğu açısından “Alkolün Ceza Sorumluluğuna Farklı Tesirleri” konusunu anlattı.

Türk Alman Ceza Hukuku Konferansları Kapsamında ikinci konuşmayı Göttingen Üniversitesi Hukuk Fakültesi Doktora Öğrencisi Sibel Kılıçarslan İsfen yaptı. Kılıçarslan İsfen konuşmasında özetle şu hususları anlattı:

Hukuken yasaklanmamış ve toplumsal olarak tolere edilen bir davranış olarak alkol tüketiminin ceza sorumluluğuna farklı tesirleri bulunmaktadır. Olaya Alman Hukuku açısından yaklaşıldığında; alkolün fizyolojik tesirleri göz önünde bulundurularak sarhoşluğun riskli bir durum olarak değerlendirilmesi ve alkollüyken belirli davranışların yasaklanması doğaldır, örneğin trafikte olduğu gibi. Buna karşın, tolere edilen bir davranış olduğu için, alkolün herhangi bir suç kastı olmadan tüketilmesi ve bu hâldeyken suç işlenmesi durumunda, belirli şartlar çerçevesinde ceza sorumluluğunun hafiflemesi de yine doğal karşılanabilecektir. Ama genel hükümleri, ceza sorumluluğunu ağırlaştırıcı şekilde devre dışı bırakan AlmCK md. 323a’daki sarhoşluk suçu (Vollrausch), kusur ve eşitlik ilkesi açısından problemlidir, zira hiçbir suç kastı veya taksiri bulunmadan alkol tüketip buna istinaden ceza ehliyetini kaybetmiş bir hâldeyken suç işleyen kişinin, sadece sarhoş olmasının ceza altına alınmasının haklı kılanabilmesi teferruatlı bir gerekçelendirmeyi şart koşmaktadır.

Türk Hukuku’nda ise, TCK md. 34/2’de yer alan düzenlemeyi ALIC’in söz konusu olduğu durumlarda kusur ilkesi ve eşitlik ilkesi bakımından gerekçelendirebilmek gayet tatmin edici şekilde mümkün görünürken, bunun dışındaki durumlarda bir o kadar zordur, zira burada, hiçbir suç kastı veya taksiri olmasa bile, suç esnasındaki fiili sarhoşluk sebebiyle isnad edilemeyeceğinden dolayı, neticede sadece alkol tüketimine dayalı olarak fail sanki sarhoş değilmiş ve isnad kabiliyeti tammış gibi cezalandırılmaktadır. Örneğin 50 sene alkol tüketen ve sarhoşken hiçbir saldırgan tavrı gözlenmemiş olan bir kişi, yine bir yılbaşı gecesinde zil zurna sarhoş olduktan sonra eşini öldürdüğü takdirde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılacaktır. Alkol tüketiminin Türkiye’de de hukuken yasak olmadığı ve ciddi bir kesimce hiç olmazsa fiilen tolere edildiği düşünüldüğünde; Türk kanun koyucusunun bu tercihi katı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Her ne kadar benzer düzenlemelere modern ceza kanunlarında ender de olsa rastlansa da, bu katı yaklaşım yine de düşündürücüdür. Ceza hukuku bilimine bu noktada düşen görev; söz konusu düzenlemeyi eleştiriden uzak görerek kabullenmek değil, farklı düşüncelerle haklı kılabilecek kıstasları ortaya koymak ve eğer bu mümkün görünmüyorsa alternatif teklifler üretmektir.”

 

Muhammed Emre TULAY, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçunu anlattı.

Konferansın üçüncü konuşmasını, Bochum Ruhr Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ceza hukuku doktora öğrencisi olan, Muhammed Emre Tulay yaptı. Fakültemiz adına ve Prof. Dr. Osman İsfen danışmanlığında Almanya’da  doktorasını yapan Tulay, konuşmasında özetle şu hususları anlattı:

“Suç Örgütü” kavramı, dünya çapında siyasi ve ekonomik gelişmelerle birlikte tüm ülkelerde olduğu gibi ülkemizde ve Almanya’da güncel bir sorun haline gelmiştir. Türkiye ve Almanya, örgüt ve örgüt çerçevesinde işlenen suçlara karşı hukuki tedbirler almış; bu anlamda Ceza Kanunlarında düzenlemeler gidilmiştir. TCK m. 220 ile Alman Ceza Kanunu § 129 hükmü, bu anlamda genel normlardır. Her iki Kanunkoyucu da; esasen hazırlık aşamasındaki hareketleri cezalandırma yoluna gitmiştir. Bunun nedeni; kamu düzeni ve güvenliğini, daha genel anlamda kamu barışının devamını korumaktır. İştirak ilişkisi içeren suç örgütünün; bu şekilde bir hukuki düzenlemeye tabi tutulması, örgüt ve genel iştirak hükümleri arasındaki ayrımın önemini de ortaya koymaktadır.

Suç örgütü kapsamında; örgüt kurmak, yönetmek ve örgüte üye olmak seçimlik hareketler olarak düzenlenmiştir. Her iki Kanunkoyucu; üye olmayıp örgüte yardım eden veya örgüt lehine propaganda yapan kişilerin de cezalandırılacağını öngörmüştür. Keza; örgüte üye olmayıp, örgüt adına suç isleyen failin örgüt üyesi gibi cezalandırılacağı TCK’da ayrıca düzenlenmiş; fakat bu hükmün uygulaması TCK m. 314 ile sınırlandırılmıştır. Belirtmek gerekir ki; Türk ve Alman Ceza Hukuku açısından cezalandırılan failler konusunda benzerlik olsa da; tatbik olunan hukuki çerçeve farklılıklar göstermektedir. TCK m. 220/5 ise, Alman Ceza Hukuku doktrininden türemiş “Organize Hakimiyet Mekanizmalarına Dayalı Dolaylı Faillik Kuramı”nın yansımasıdır. Bu fıkra, Alman Hukuku’nda yer alan görüşler ve hukuk uygulaması ile karşılaştırılması gereken önemli bir hüküm olarak karşımıza çıkmaktadır.”

DEKANIMIZIN MESAJI

ÖĞRENCİ BİLGİ SİSTEMİ

HUKUK ÖĞRETİM ÇALIŞTAYI

DÖKÜMAN ARŞİVİ

FAKÜLTEMİZ DERGİSİ

HUKUK FAKÜLTELERİ

 

 

LOGOMUZUN ANLAMI

SOSYAL MEDYA